Dosya

Solingen’den NSU’ya: Neonazilerin Ölümcül Şiddeti ve Anayasayı Koruma Dairesinin Rolü

01.09.2018

NSU cinayetleri Almanya tarihinde Neonazilerin ilk kanlı eylemleri değildi. Solingen’den NSU’ya kadar aşırı sağcıların şiddet eylemlerinde Anayasayı Koruma Dairelerinin rolü dikkat çekiyor.

29 Mayıs 2018, Genç ailesinden 5 kişinin yaşamını yitirdiği Solingen saldırısının 25. yıldönümüydü. Irkçı amaçlarla gerçekleştirilen bu saldırıdan yalnızca üç gün önce, “mülteci akını” ve “yabancılaşma” hakkında sorumsuzca yürütülen bir tartışmanın sonucunda CDU, FDP ve SPD partilerinden oluşan koalisyon iltica temel hakkını kaldırmıştı. “Önce hukuk, ardından insanlar ölür”: Solingen’de kundaklamanın gerçekleştiği yere yakın Wernerstraße caddesinde bir duvara yazılan bu cümle, bu iki olgunun birbirleriyle olan ilişkisini çok iyi ifade etmektedir. Şu anda yine “yabancılaşma”, “suiistimal edilen iltica”, “suça meyilli olan yabancılar”, mülteci ve sınır dışı etme merkezleri gibi konularla ve özellikle CSU “Vatan Koruma Bakanı” Horst Seehofer ve diğerleri tarafından körüklenen sağ popülist tartışmaların toplumun merkezine kadar ilerlediği, oldukça istikrarsız bir dönemin içindeyiz.

2015 yılından beri Almanya’ya gelen yüz binlerce sığınmacıyla ilgili bir “hoşgeldin kültürü”nden söz ediliyor. Gerçekten de Almanya’nın büyük bir kısmının yaklaşımı böyle ve iltica edenlerin büyük bir çoğunluğu da bunun için minnettar. Ancak genelde sivil toplum tarafından yürütülen bu destek çalışması, bir taraftan giderek sertleşen bir yabancı ve iltica hukuku ile, diğer taraftan da ırkçı kışkırtmalar, dışlamalar ve şiddetle baltalanıyor. Bu endişe verici gelişme, kanlı bilançosuna rağmen toplumun gözünden kaçıyor.

Sığınmacılara Karşı Gerçekleştirilen Terör Saldırıları

Almanya’da göçmenlere, mültecilere ve diğer iltica edenlere karşı gerçekleştirilen terör saldırıları devam ediyor ve failleri de aramızda. Devamlı olarak mülteci kampları yanıyor ve mültecilere, fahri çalışanlara ve camilere karşı ırkçı saldırıların önü kesilemiyor. Hatta bu saldırılar gitgide daha sağ eğilimli ve sosyal olarak bölünmüş bir toplumun merkezinden geliyor.

2015 yılında neredeyse 1500 şiddet olayı yaşandı. Bunların içinde 1000’den fazla saldırı mültecilerin konaklama alanlarına yönelik gerçekleşti. Bu rakam 2014 yılına kıyasla 5 kat daha fazla. 2016 yılında federal hükümetin verilerine göre hem mülteci kamplarına hem de mültecilere karşı 3500’den fazla saldırı gerçekleşti. Bu sayı günlük yaklaşık olarak 10 saldırıya tekabül ediyor. 2017 yılında 1500’ü geçkin saldırı yaşandı. Bu şu anlama geliyor: Takip edilmekten, sömürüden ve ölümden Almanya’ya kaçan insanlar canları ve yaşamları için endişe duymak zorunda kalıyorlar.

Amadeu Antonio Stiftung Derneği verilerine göre Almanya’da yalnızca 1990 yılından beri neredeyse 200 insan ırkçılar ve yabancı düşmanları tarafından öldürüldü. Solingen bu yabancı düşmanlığına dayalı girişimlerin en üst noktalarından biriydi. Hoyerswerda, Hünxe, Rostock, Quedlinburg, Cottbus, Lübeck ve Mölln saldırıları bu şiddete dayalı, insanı görmezden gelen ırkçılığın üzücü örnekleridir. NSU cinayetlerinin ardından on kişiyi ve 2016 temmuz tarihli Münih cinayetlerinden sonra da dokuz kişiyi daha bu hesaba dâhil etmeliyiz. Dolayısıyla şunu görmeliyiz: Solingen saldırısından sonra bu ülkenin aklı başına gelmedi, aksine dehşet verici daha birçok olay yaşandı.

Bu esnada NSU cinayetlerinin uzun bir süre açıklığa kavuşturulmaması ile cinayetlerin ırkçı bir arka plana sahip olduğunun yadsınması, Anayasayı Koruma Dairelerinin ve emniyet güçlerinin “aşırı sağ/Neonazizm” alanında olağanüstü biçimde başarısız olduklarını gözler önüne serdi. Bu durum Alman tarihi göz önünde bulundurulduğunda özellikle şok edicidir. Tüm bunlar, genelde söylendiği üzere yalnızca beceriksizlikten kaynaklanmıyordu, aksine ideolojik engeller ve yapısal bir ırkçılık söz konusuydu. Bunlar da Nazi çevresinin görmezden gelinmesiyle ve sistematik olarak tehlikesiz gösterilmeye çalışılmasıyla sonuçlanmış ve bunun sonucunda benzeri görülmeyen bir devlet başarısızlığı ortaya çıkmıştır. Üstelik bunu destekleyen etken de on yıllar boyunca aşırı sola, yabancılara ve İslam’a karşı tek taraflı olarak yürütülen “güvenlik politikası” olmuştur.

Bu bağlamda oldukça çelişkili bir sorun da Almanya’da iç istihbarat servisi olan Anayasayı Koruma Daireleri ile demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne karşı ciddi bir tehlike potansiyeli taşıdığı kanıtlanan Güvenilir-Kişiler-Sistemi (V-Leute)[1] arasındaki tehlikeli ilişkidir. 1990’lı yıllar boyunca Neonazi olaylarında ve partilerinde bu güvenilir kişilerden ve ajanlardan oluşan muntazam bir ağ kurulmuştu. Komedyen Jürgen Becker tam da bu konuda şu kinayede bulunmuştur: “Nazi gösterilerinde gerçek Naziler mi var, yoksa bu gösteriler Anayasayı Koruma Dairelerinin personel gezilerinden biri mi emin olmak mümkün değil.”

Neonazi çevrelerini gözetlemek için istihdam edilen bu “güvenilir kişilerin” demokratik hukuk devletinin “ajanları” değil, aksine devlet destekli Naziler olduğunu, diğer bir ifadeyle genellikle merhametsiz ırkçı ve suçlular olduğunu görmemiz gerek. Bu kişiler yüzünden Anayasayı Koruma Daireleri vahim bir şekilde yasadışı işlere karışmaktadır. Kundaklama, yaralama, kasten adam öldürme, tehdit, silah ticareti ve terör örgütü kurmak gibi suçlar bu “güvenilir kişiler”in işledikleri suçlardan sadece bazılarıdır.

Bu bağlamda “Lepzien” adlı “güvenilir kişi”yi hatırlayalım. “Lepzien” 80’li yıllarda Nazi çevrelerinde görevli, patlayıcı madde taşımacılığı yapan ve bunun için yargı önüne çıkmış, ancak çok kısa bir süre içerisinde cezası kaldırılan biridir. Yine Solingen’de militan Nazilerin buluşma noktası olan “Hak Pao” adlı dövüş sanatları derneğinin sahibi olan “güvenilir kişi” Bernd Schmitt akıllara gelmektedir. Solingen kundaklaması sebebiyle yargı önüne çıkarılan gençlerden üçü bu dernektendi. Günümüz bakış açısıyla bu dövüş sanatları okulu, Anayasayı Koruma Dairesinin ve dairenin “güvenilir kişi”sinin ortak bir projesi olarak görülmektedir. Bu okul Nazi çevresi için istihbarat servisinin gözetimi dâhilinde iletişim kurma ağıydı ve şiddete hazır Neonaziler ile yönlerini bulmaya çalışan gençlerin yakın savaş eğitimi aldıkları bir eğitim merkeziydi. Sosyal hizmet çalışanları bu noktada gençleri içinde bulundukları sağcı sahneden çıkarmaya çalışmışlarsa da, istihbarat servislerinin vergilerle desteklediği “güvenilir kişi”ler tam tersini yapmıştır.

NSU cinayet serisinde de istihbarat servisleri örneğin “Thüringen Vatan Koruma Teşkilatı” (Alm. “Thüringer Heimatschutz”) adlı Neonazi havuzundan Tino Brandt (namı diğer “Otto”) gibi birçok güvenilir kişi ile birlikte aktif bir rol oynamıştır. NSU katilleri “Thüringen Vatan Koruma Teşkilatı” isimli Neonazi ağ içerisinde organize olmuştu ve istihbarat servisinin gözleri önünde NSU da bu şekilde gelişmişti. Daha sonradan öğrenildiği üzere Anayasayı Koruma Daireleri finanse ettiği ve ağır suçlu olan “güvenilir kişileri” aracılığıyla muhtemel katillere ve destekçilerine oldukça yakındı. Dolayısıyla bu cinayetlerin devlet gözetimi altında işlendiği söylenebilir. Buna rağmen iç istihbarat servisleri hiçbir şey bilmediklerini iddia etmiş ve NSU cinayetlerini uzun yıllar boyunca ne engellemiş ne de çözülmesine katkıda bulunabilmiş veya bulunmak istemiştir. Artık biliyoruz ki, Anayasayı Koruma Daireleri yer altı çalışanları ve destekçileri hakkında sahip olduğu, cezai işlem gerektiren bulguları yasal olarak yükümlü olduğu gibi polise teslim etmiş olsaydı bu cinayet serisi önlenebilirdi.

Münih Yüksek Eyalet Mahkemesi’nin sanık sırasında Zschäpe, Wohlleben ve diğerleri dışında birçok sanık daha oturmalıydı. Eksik olanlar bu bahsettiğim “güvenilir kişiler”, bunların güvenilir kişi liderleri ve Anayasayı Koruma Dairelerinin, emniyet müdürlüklerinin ve güvenlik politikasının başarısızlık, ihmal ve örtbastan sorumlu tüm çalışanlarıdır.

NSU’da Anayasayı Koruma Dairelerinin Rolü

“Gizli Muhbirler – Anayasayı Koruma Dairesinin Güvenilir Kişileri: Devlet Hizmetinde Neonaziler” adlı kitabım için araştırma yaparken öğrendiğim en ürkütücü şey, Anayasayı Koruma Dairelerinin suç işleyen “güvenilir kişileri” derhal etkisiz hâle getirmek yerine bu kişilerin gizliliklerinin bozulmaması ve onlardan daha fazla fayda sağlama amacıyla onları saklaması ve adli soruşturmalara karşı sistematik olarak korumasıydı. NSU çevresinde de böyle olmuştur: Bu davada da soruşturmalar engellenmeye çalışılmış, dosya ve kanıtlar yok edilmiş, güvenilir kişilere emniyetin gizli gözlemleri aktarılmış veya kişiler sorguya alınacakları hakkında önceden uyarılmıştır. Burada suç eylemlerine destek ve yardım söz konusudur, ancak suçsuz insanlar ciddi zarar görmüş olsa bile sorumlulardan bunun hesabı sorulmamıştır.

NSU cinayet serisinin açıklığa kavuşturulmasından bu yana Anayasayı Koruma Daireleri başarısızlıklarının izlerini ve NSU çevreleri ile olan bağlantılarına ilişkin delilleri karartmaya çalışmaktadırlar. Halit Yozgat’ın NSU tarafından öldürülüşü esnasında olay yerinde bulunan “güvenilir kişi”lerin lideri Andreas Temme, namı diğer “Küçük Adolf” hakkındaki soruşturmaların engellenmesi bu sistematik korumanın belirtileridir.

Özetlemek gerekirse Anayasayı Koruma Daireleri yalnızca NSU bağlamında değil, genel itibarıyla ücretli muhbirleri vasıtasıyla Neonazi çevrelerinin finansmanına ortak olmuş, ırkçı etkiler altındakileri etkisizleştirmek yerine bunları emniyet soruşturmalarından korumuş ve güçlendirmiştir. Bu daire, kontrol edilemeyen “güvenilir kişi” sistemi üzerinden kendisini vahim bir şekilde cani Nazilerin çemberine sokmaktadır. Bu şekilde kurum, Neonazi sorununun ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş ve ne herhangi bir çözüm üretebilmiş ne de Neonazilerle mücadeleye katkı sağlayabilmiştir. Zira Nazi yelpazesindeki çok sayıdaki güvenilir kişiye rağmen Anayasa Koruma Dairelerinin bulguları artmamış, “erken uyarı sistemi” başarısız olmuştur.

Ancak demokrasi karşıtı olan bu gizli kurumlar, terörle mücadelede hak etmedikleri bir ivme kazanmaktadır. Skandallarla zengin tarihinden ve yaşanan felaketlerden ciddi sonuçlar çıkarmak yerine Anayasayı Koruma Daireleri güçlendirilmekte ve kitlesel gözetleme için daha uygun hâle getirilmektedir. Hatta bu daire artık eyaletlerde ve federal düzeydeki çeşitli “reformlar” sayesinde suçlu olan “güvenilir kişiler”den hizmet alabilmekte ve bunları emniyete verdiği bilgiler karşılığında da koruyabilmektedir. Şu ana kadar yaşanan skandallar, yasadışı uygulamalar ve “güvenilir kişi”lerin şiddet yanlısı Nazilerle bağlantıları da böylece yasallaştırılmaktadır.

Ve tüm bunlar, istihbarat servislerinin demokraside zaten yeri olmamasına rağmen cereyan etmektedir. Anayasayı ve demokrasiyi koruması gereken bu kurumlar, kendi içlerinde demokratik şeffaflık ve kontrol edilebilirlik prensibi ile çelişir. İstihbarat servisinin kontrolleri demokratik olmayan bir şekilde gerçekleşirken; “güvenilir kişiler”in adı geçen davalar da dosyaların yok edildiği, manipüle edildiği ve karartıldığı, tanıkların tamamen veya kısmen engellendiği gizli duruşmalara dönüşmektedir. Geçmişlerinden de açıkça görüldüğü gibi istihbarat servisleri gücün kötüye kullanılması eğilimi gösterirler. İstihbarat servislerini hukuka uygun olarak frenlemek yerine güçlendirenler, demokrasiye, vatandaşlık haklarına ve hukuk devletine zarar verir.

Anayasayı ve Demokrasiyi Korumak Gizli Servislerin İşi Olmamalı

Neticede ancak istihbarat servisleri olan Anayasayı Koruma Daireleri feshedilip, onların ideoloji kontrolü, “güvenilir kişi” istihdam etme ve siyasi sahne ve gruplara sızma lisansı tamamen kaldırıldığında temelden bir şeyler değişecektir. Tanınmış sivil toplum kuruluşlarının bu talebi, yasalara aykırı da değildir. Zira bu yasalar uyarınca anayasanın koruyucusu kesinlikle istihbarat servisi olmamalıdır.

Bunun yanı sıra Neonazi suçları kesin bir şekilde açıklığa kavuşturulmalı ve Neonazi çevreleriyle kurulan resmî bağlantıların istikrarlı bir şekilde soruşturulması talep edilmelidir. Ayrıca devlet ve toplum içindeki yapısal ve kurumsal ırkçılığa karşı ciddi bir çaba gösterilmesi, insancıl bir iltica ve göç politikası izlenmesi, polisin bağımsız otoriteler tarafından denetlenmesi, sağcı ideolojilere karşı sivil toplum projelerinin güçlendirilmesi ve sağcı şiddet kurbanlarının ve yakınlarının daha iyi desteklenmesi de talep edilmelidir.

Ve en önemlisi: Karar açıklansa da NSU kompleksinin aydınlatılması çalışmalarına son verilmemelidir. Zira daha aydınlığa kavuşmamış olan birçok husus vardır.[2]

[1]Güvenilir Kişiler, Almanca tabirle “V-Leute”, Anayasayı Koruma Dairesi adına bilgi sağlayan ajanlardır.
[2] Bu makale Rolf Gössner’in 2018 Mayıs ayı sonunda Solingen’de 300 kişinin katıldığı anma etkinliğindeki konuşmasına dayanmaktadır.

Yorum yazın

İsim

E-Posta (E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır)

Bu yazıya dair yorumunuz...

Diğer Dosya Yazıları

“Cami ve Minare Tartışması, Kamusal Alan Hakkında Bir Tartışma”

Prof. Dr. Stefano Allievi, Avrupa’da İslam’ın kamusal alanda doğurduğu tartışmalarla ilgili çalışma yapan en önemli sosyologlardan biri....
01.11.2018
Fransa'da ezan düzenlemeleri

Fransa’nın Ezansız Minareleri

Batı Avrupa’da en çok Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da yaklaşık 3 bin cami var. Bu camilerden ezanın okunması ise aşılamayan bir ta...
01.11.2018
Müslümanlar için ezanın önemi

Ezan Müslümanlar Açısından Ne Anlama Geliyor?

Ezan Müslümanlar için önemli bir dinî sembol. İslami kaynaklar ezan okunmasıyla ilgili farklı hükümlerde bulunsa da, ezanın Müslümanlar a...
01.11.2018

Siyasi İrade ve Toplumsal Destek Arasında Belçika’da Ezan

Belçika’da ezanı direkt olarak ilgilendiren herhangi bir yasal mevzuat yok. Ezan talepleri, ülkenin ses ve çevre kanunlarına göre lokal mercil...
01.11.2018

Avusturya’nın Sessiz Minareleri: Ezan 300 Caminin 2’sinde Duyuluyor

Avusturya’da yaklaşık 300 cami var. Bu camilerden yalnızca ikisinde, o da yalnızca Cuma namazı için ezan okunabiliyor. Ülkede İslam kamu tüz...
01.11.2018

Avrupa Ses Sahasında “İslam’ın Sesi”: Hollanda’da Ezan

Hollanda’da ezan 1980 yılından beri okunuyor. Ülkede camilerin ezan okuması önünde yasal bir engel olmasa da birçok cami komşularını rahat...
01.11.2018
Almanya'da ezan hakkında hukukçu Prof. Dr. Stefan Muckel

“Almanya’da Ezan, Açık ve Renkli Toplumun Bir İfadesi”

Almanya’da Kamu ve Kilise Hukuku uzmanı olan Prof. Dr. Stefan Muckel, Köln Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Prof. Muckel ile Almanya’da eza...
01.11.2018
almanya Düren şehrinde ezan

Almanya’da İlk Ezan: Düren Camisi’nin 34 Yıllık Ezan Geçmişi

Düren’de tam 34 yıldır günde üç kere minareden ezan okunuyor. Bu yönüyle cami Almanya’daki ezan tartışmalarındaki ezberleri alt üst ed...
01.11.2018