Dosya

Dosya | “Bireyler Dinî Sembollerden Sıyrılmaları Gereken Kamu Binaları Değil.”

01.07.2018

28 Avrupa Birliği (AB) ülkesinde Müslüman kadınlara yönelik kıyafet kısıtlamalarını araştıran detaylı bir rapor Açık Toplum Vakfı tarafından yayınlandı. Raporun araştırmacılarından Maryam H’madoun ile konuştuk.

Sizin danışmanlığınızda hazırlanan “28 AB Üye Ülkesinde Müslüman Kadınların Giyimi Üzerine Kısıtlamalar” başlıklı rapor, Açık Toplum Vakfı tarafından yayımlandı. Raporun kapsamı nedir?
Raporda Avrupa Birliği’ne (AB) üye 28 ülkede Müslüman kadınlara yönelik kısıtlamaları ortaya çıkarmaya çalıştık. Sadece kanunlara değil, içtihat, yasa teklifleri, kurumsal ve bireysel yasaklara da değindik. Son olarak ise dinî kıyafeti yasaklayan devlet kurumları, okullar, şirketler ve diğer kamu ve özel idarelerin yazılı kurallarına ve kıyafet yönetmeliklerine baktık. İş dünyasında, eğitim alanında kamu ve hizmet alanındaki kısıtlamaları açığa çıkarmaya gayret ettik.

Bu çalışmayı, “dinî giyim kısıtlamaları” olarak adlandırmak yerine, “Müslüman kadınlara yönelik giyim kısıtlamaları” olarak adlandırdık, çünkü bazı ülkelerde Müslüman kadınlar da giyiyor diye uzun etek giymek veya bandana takmak yasak.

Raporda bu alanda yapılan birçok çalışmanın İslamofobi ve Müslümanlara yönelik genel ayrımcılıkları baz aldığı, konuya dair yasal mevzuat ve hükûmet politikalarına odaklanmadığı belirtiliyor. Sizce konuyla ilgili yasal mevzuat ve hükûmet politikalarına bakılması hangi açılardan önemli?
Birçok rapor Müslümanlara yönelik nefret dili ve nefret suçları ile açık hedef oldukları için başörtülü kadınlara odaklanıyor. Müslüman bir kadına yönelik sataşmalara tepki vermek önemli. Ama bu tür saldırıları ve yine aynı kadınların toplum tarafından dışlanmasını savunan kanunlara ve devlet politikalarına çok daha az kişi tepki veriyor. Bunun ana nedeni, fiziksel saldırı sonuçlarının net ve görünür olması. Politika ve düzenlemelerin sonuçlarını sistematik bir şekilde kavrayabilmek ise zaman alıyor. Oysa bu uygulamaların daha az görülmesi, daha az zararlı oldukları anlamına gelmiyor.

Belli düzenlemelerle dinî kıyafet giyen Müslüman kadınların okullara ve iş yerlerine erişimlerini engelleyen bu kısıtlamalar, aynı zamanda onların normal bir yaşam sürmelerini de engelliyor. Az sayıdaki peçeli kadınların sokakta yürümesi dahi bazı ülkelerde yasak. Müslüman kadınların günlük hayatını etkileyen kısıtlayıcı düzenlemeleri derlemek, İslamofobi’nin Avrupa’daki etkisini göstermek adına çok önemli. Devlet yetkilileri ve siyasetçiler Müslüman kadınları kabul etmediklerinde, ırkçıların bu insanlara sokakta ve internette saldırmaya cüret etmelerine şaşırmamalıyız.

AB’de 13 Ülkede Dinî Kıyafet Kısıtlamaları Var

Raporun en önemli bulgularını bizimle paylaşır mısınız?
Bulgaristan, Danimarka, Avusturya, İtalya, İspanya, Almanya, Belçika ve Fransa olmak üzere toplamda sekiz AB ülkesinde başörtüsü, peçe veya ikisinin de yasal olarak kısıtlandığını görüyoruz. Yakın zamanda Danimarka ve Hollanda arasında geçen iki yasa teklifi sonrası, yasal kısıtlamalar uygulayan ülke sayısı 9’a yükseldi. Müslüman kadınların dinî kıyafetlerini yasaklamak henüz AB’de bir norm olmasa da, bu tür yasakların artacağına yönelik endişeler artıyor. Ayrıca, 13 ülkede yaygın kurumsal veya özel dinî kıyafet kısıtlamaları var. 14 AB ülkesinde herhangi bir yasal veya yasa dışı kısıtlama bulamadık, ama çoğu ülkede bu konu hakkında tartışmalar olduğunu ve bazılarında hâlihazırda bekleyen yasa tasarıları olduğunu gözlemledik.

Dinî kıyafetlerin yasal olarak kısıtlanması ile ayrımcılığın kurumsallaşması arasında ne tür bir ilişki var?
Dinî kıyafete dair kısıtlamaları yasalaştırmak ya da diğer resmî düzenlemelerle dinî kıyafeti yasaklamak bu kısıtlamaların kurumsallaşması anlamına geliyor. Müslüman kadınların giyim tercihleri üzerinden ayrıştırılmasını ya da dışlanmasını meşrulaştıran bu çerçevenin benimsenmesiyle, toplumda Müslüman kadınların giyim şeklini kabullenmeyen kesimler desteklenmiş oluyor. Dış görünüş itibariyle Müslüman olduğu belli olan kadınları ya kıyafetleri yüzünden “yetersiz”, “ezilen” oldukları varsayımıyla ya da kısaca topluma ait olmadıkları düşüncesiyle dışlamak normalleşip içselleştiriliyor.

Dinî kıyafet ve/veya yüzü örtmeyi yasaklayan yasalar ve politikalar genel ifadelerle (“tüm dinî kıyafet ve semboller” ya da örneğin “yüzü kapatan her şey” gibi ifadelerle) çerçevelendirilmesine rağmen, konuyla ilgili ilk önergelerde, hazırlık çalışma gruplarında, siyasi tartışmalar ve medya söylemlerinde ve sonuç olarak ortaya çıkan uygulamalarda asıl hedef Müslüman kadınlar. Daha da kötüsü ise Müslüman kadınların bu uygulama ve tutumları içselleştirmeleri ve buna bağlı olarak artık belli işlere başvurmamaları, başörtüsünü yasaklayan herhangi bir kural olmamasına rağmen başörtüsüyle kabul edilmeyeceklerini düşünüp belli yerlere gitmemeleri gibi hususlarla kendilerini ayrıştırmaları.

Başörtüsü yasaklarındaki gerilimde bir tarafta din özgürlüğü, diğer taraftaysa tarafsızlık söylemleri var. Sizce bu iki koldan yürüyen söylemler, bir ikilem oluşturuyor mu? Birinin sağlanması diğerinin varlığına engel mi?
Bu kavramlar arasında herhangi bir ikilem ya da karşıtlık yok aslında, en azından olmamalı. Avrupa’da din ve ifade özgürlüğümüz var. Avrupa Adalet Divanı’nın yakın zamanda da belirttiği üzere, buna kişinin dinine bağlı olarak giydiği kıyafetiyle kamusal alanda yer alarak dinini göstermesi de dâhil. Bu özgürlük kişinin tarafsızlık ilkesini hiçbir şekilde zedelemiyor; zira kişi giyiminden ya da görüntüsünden bağımsız olarak tarafsız olarak hareket edebilir. Bu durum aslen profesyonel davranmakla ilgili. Eğer tarafsızlık ilkesi kişinin nasıl göründüğüne bağlı olarak algılanır ve yorumlanırsa işte ikilem o zaman ortaya çıkar.

Dinî kıyafet yasağı savunucuları, başörtüsü takan Müslüman bir kadının tarafsız olamayacağı, örneğin başörtülü bir öğretmenin dinî bir sembol taşıdığı için kendisi ve karşısındaki öğrencilerin dinî aidiyetini göz ardı ederek ders veremeyeceğini söylüyor ve kadın başörtüsünü çıkardığında tarafsızlığın sağlandığını iddia ediyorlar. Yanlış varsayımlara dayanan bu mantık, doğal olarak, azınlıkların dışlanmasına ve Avrupa’da çoğunluk grubun ayrıcalığına yol açıyor. Bu varsayıma göre tek tip bir tarafsız görünüm var, onda da kişilerin dinî kıyafet ya da sembol taşımamaları gerek. Fakat bu yalnızca Avrupa’daki baskın ateist ya da laik düşünce biçimine uygun bir tarafsızlık.

Halkın eşit muamele görmesini sağlamak için devlet ve vatandaşlar arasındaki ilişkileri yöneten ve devletin ve kurumlarının herhangi bir inancı tercih etmediğini söyleyen bir ilke olarak tasarlanan “tarafsızlık”; bu anlayışa göre bireylerin bireyselliklerinden soyunarak tarafsız görünmesi gerektiğini varsayıyor. Bunun mümkün olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakalım. Eğer bireylere ifade ve din özgürlüğü hakkı verildiyse, yalnızca bu hakla ortaya çıkacak çeşitlilik bile devletin belirli bir inanç türünü tercih etmemesi, hepsine eşit davranması gerektiğini ortaya koyuyor. Tarafsızlığın bu yorumu, Avrupa’nın hoşgörü, çoğulculuk ve eşitlik değerlerine çok daha uygun. Tarafsızlığa dair bu yorum aynı zamanda herkesin özgürlüğünün korunmasına, herkesin birbirinin inancına saygı duymasına, toplumun her bir kesiminin birlikte yaşayabileceği alanlar yaratılmasına olanak sağlayan tek yorum.

Fakat bazı nedenlerden dolayı (bana sorarsanız İslamofobi’den ötürü) yasağı savunan kesim temel özgürlükler, eşitlik ve tarafsızlık arasında bir çelişki yaratmayı tercih ediyor ve bireyler sanki dinî sembollerden sıyrılmaları gereken kamu binalarıymışçasına tarafsızlık adına dinî sembollerden sıyrılmalarını istiyorlar. Bu elbette gülünç bir durum.

Başörtüsü Yasağı ile Başörtü Takmaya Zorlamak Birbiriyle Benzeşiyor

Kadının başörtüsü takması konusunda baskı kuran anlayışla bunu yasaklayan, kısıtlayan anlayış uygulama itibariyle zıt olsa da anlayış itibariyle benzeşiyor. Başörtülü Müslüman bir kadın olarak sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?
Kadınların özgür seçim hakkı, temel insan hakları ve ifade özgürlüğü hakkı açısından, bir kadının başörtüsü takmaya zorlanması (ya da başka bir dinî kıyafet giymeye zorlanması) ile başörtüsünü takmamaya zorlanması arasında kesinlikle hiçbir fark yok. Her iki durumda da kadınların özgür olmalarına ve kendileri için seçmelerine izin verilmiyor. Bence başörtüsü yasağı ve başörtüsü takma zorunluluğu aynı baskıcı madalyonun iki yüzü ve her ikisi de cinsiyet eşitliğine zarar veriyor.

Raporda ayrıca Müslüman kadına yönelik çok katmanlı ayrımcılıktan bahsediliyor. Başörtüsü yasakları nasıl bir “çok katmanlılık” doğuruyor?
Müslüman kadınların giyim pratikleri üzerindeki bu kısıtlamaların çok katmanlılık perspektifinden değerlendirilmesi, çoğu zaman dezavantajlı etnik azınlık grubuna ait bu kişilerin hem kadın hem de Müslüman olarak karşılaştıkları zorlukları anlamak açısından önemli. Birçok Avrupa ülkesinde başörtüsü ile ilgili tartışmalar, Müslüman kadınların “geride kaldıkları” ve özellikle “yabancı” erkeklerden ya da “yabancı bir din” elinden kurtarılmaları gerektiğine dair fikirler üzerinden gerçekleştiriliyor. Ataerkil toplumlarda kadın bedenleri, yaşanılan bölgeyi işaretlemek, kimin o bölgeye ait olduğunu, kimin ait olmadığını göstermek ve “öteki” olan düşmana karşı kültürel savaşlar gerçekleştirmek için önemli. Bu durumu, cinsiyet eşitliğini teşvik etmekten gurur duyan ancak aynı zamanda kendi kafasındaki Müslüman “öteki”ne de benzer şekilde davranan Avrupa’da görmek ilginç.

Çoğunlukla etnik azınlık geçmişi olan Müslüman kadınlar, çok az güce sahipler. Bu nedenle de sosyal, ekonomik ve politik olarak, yani başörtüsünden başka nedenlerle sistematik dezavantajlara sahipler (örneğin cinsiyetleri, ırkları veya etnik kökenleri, ekonomik statüleri nedeniyle).

Bu durumda başörtüsü, kadınların dışlanması adına meşru bir yol olarak görülüyor. Bu yasaklar, zaten farklı baskı biçimlerine maruz kalan bir grup insanın “özgürlük” adına başka bir tür baskı biçimine maruz kalmasından başka bir işleve sahip değil. Başörtüsü yasaklarının özgürleştirici olduğu, cinsiyet eşitliği için gerekli olduğu ve tarafsız olduğu gibi retorikleri yıkmak, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun ilk adımlarından biri.

Raporda, farklı kısıtlamalar olduğunu görüyoruz. Bazı ülkelerin ulusal bir yasağı olsa da, bazılarında yerel yasaklar var. Bize bu farklı kısıtlama kategorilerini kısaca açıklayabilir misiniz?

Biz meseleyi doğru bir şekilde analiz etmek adına yasaklarda özellikle hangi tür dinî kıyafetlerin hedef alındığına (başörtüsü, yüz peçesi gibi) dikkat ederek bir kategorilendirmeye gittik.

Bu açıdan “ulusal genel yasak”tan bahsetmek mümkün. Bu tarz yasaklar ülke genelinde kamusal alanlarda uygulanıyor; örneğin peçenin ülke genelinde tüm kamusal alanlarda yasaklanması gibi. Bir de “ulusal özel yasak”tan bahsedebiliriz. Bu da ülke genelinde yalnızca belli yer ve sektörlerde uygulanıyor; örneğin eğitimde başörtüsü yasağı gibi. Bir de “yerel genel yasak” var. Bu yasak da bir ülke içinde bulunan belirli bir bölgedeki tüm kamu alanları için, yani bir şehir veya bölge için geçerli; örneğin bir şehir ya da eyalette uygulanan peçe yasağı gibi. Yine “yerel özel yasak”tan bahsedebiliriz. Bu da yalnızca bir ülke içindeki belirli yerlerde, yani bir bölgede, şehirde veya kasabada uygulanıyor; örneğin belirli bir şehirde devlet çalışanlarına yönelik yasak gibi. Son olarak da uygulamada “kurumsal/özel yasaklar” var. Bunlar da yasa değil, belirli bir kurumun veya özel şirketlerin kurallarında veya yönetmeliklerinde yer alan yasaklar ya da yazılı olmayan fakat pratikte uygulanan yasaklar; örneğin restoranlar ve fitness kulüpleri tarafından uygulanan yasaklar gibi.

Araştırma sonuçlarını göz önüne aldığımızda hangi ülkeler kısıtlamalar konusunda daha katı, hangi ülkeler ise daha liberal bir tutuma sahip?
Yaygın kısıtlama uygulamalarına göre üç tip ülke var: Dinî kıyafeti yasaklayan yasalara sahip ülkeler, dinî kıyafeti yasaklayan yasalara sahip olmayan fakat dinî kıyafetleri yasaklayan belirli kurum veya işletmelere sahip ülkeler ve dinî kıyafeti yasaklayan herhangi bir yasası bulunmayan ya da bizim konuya dair herhangi bir rapora rastlamadığımız ülkeler.

İlk kategoride en göze çarpan ülke Fransa. Fransa en geniş kapsamlı yasak uygulayan, en fazla Müslüman kadının yasaktan etkilendiği, en fazla yaşam alanını kapsayan, Müslüman kadınların giydiği kıyafet türlerinin detayına göre en fazla müdahalede bulunan ve konuya dair gerçekleştirdiği tartışmalarla diğer ülkeler üzerinde en büyük etkiye sahip ülke. Fransa’da başörtüsü takan Müslüman kadınların reddedilmeden ve özgürlüklerine ciddi sınırlar koymadan yapabilecekleri çok az şey var. Öte yandan, son grupta Yunanistan veya Portekiz gibi ülkeler var. Bu ülkelerde dinî kıyafet kısıtlamalarına dair kural ve tartışmalar yok; ancak bu ülkelerde açık bir redde ya da kabule dayalı politikalara ihtiyaç da yok. Bu nedenle, görünürdeki dinî çeşitlilik açısından bakıldığında, ikinci kategoriye giren Birleşik Krallık’ın en kapsayıcı ülke olduğunu söyleyebilirim.

Bazı yerlerinde kısıtlı yasaklar olmasına rağmen ülke geneline baktığımızda konuya dair en kapsayıcı politikalara sahip ülke Birleşik Krallık. Ülkede birkaç istisna dışında, dinî kıyafetler (peçe dâhil) kamusal alanda giyilebiliyor. Polisler ve hâkimler de dâhil olmak üzere kamu kurumlarında çalışanlar, özel şirket çalışanları, okullardaki öğretmenler ve öğrenciler dinî kıyafet giyebiliyorlar ve bu durum Birleşik Krallık toplumunu Avrupa’da en açık ve kapsayıcı toplum yapıyor.

“Fransa Yasak Konusunda Avrupa’ya Örnek Oldu”

Raporda konuyla ilgili yasak ve kısıtlamalarla ilgili tartışmalara Avrupa’da Fransa’nın liderlik ettiğini, Fransa’yı Belçika’nın takip ettiğini görüyoruz. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Raporda, Fransa’nın uzun zamandır İslami başörtüsü ile özellikle çatışan bir ilişkisi olduğunu açıklıyoruz. Belli etnik azınlık toplulukları ile gergin ilişkilere sahip olan ve bu grupların ırkçı ayrımcılığa maruz kaldığı ülkelerde, 11 Eylül olayları ve peşi sıra gelen Müslüman karşıtı söylemler Müslümanların aşağılanıp suçlu bulunmasını kolaylaştırdı. Daha sonra politika yapıcılar, Müslüman giyim pratiklerine dair yasaklar gibi her türlü yasa ve kısıtlamaları gerçekleştirebilecekleri, Müslüman kimliğini ve uygulamalarını hedef alabilecekleri bir “Müslüman sorunu” yarattılar.

Fransa bu yola ilk giren ve Avrupa’nın geri kalanına örnek olan ilk ülke. Belçika, kısmen Fransızca konuşan ve Fransa’ya komşu bir ülke olarak, her zaman Fransa’dan güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Fakat tüm suç Fransa’nın değil tabii ki. Belçika, aşırı sağcı bir partinin ana akım hâline gelene kadar on yıllar boyunca etnik azınlıklar ve onların “gerici” kültürü hakkındaki söylemiyle büyük bir politik atılım yaptığı ilk AB ülkesi. Yolunda gitmeyen her şey için etnik azınlıkları, özellikle de Müslümanları suçlamak, Belçika için yeni bir şey değil.

Avrupa ülkelerinde son dönemlerdeki siyasi atmosferi ve yükselen aşırı sağ hareketleri göz önünde bulundurduğumuzda konuya dair yasak ve kısıtlamalara yönelik gelecekteki uygulamalar hakkında nasıl bir öngörüde bulunabilirsiniz?
Raporun ilk versiyonunun yayınlanmasından bu yana, Danimarka ve Hollanda’da yasaklar için iki yeni teklifin yasalaştırılmasıyla hâlihazırda durumun daha da kötüleştiğini söylemek mümkün. Var olan yeni popülist baskıya, bir zamanlar aşırıcı olarak kabul edilen fakat şu an anaakımlaşan aşırı sağ partilere, Müslümanlara ve özellikle kadınlara karşı yapılan ayrımcılıklara bakarak durumun daha da kötüleşmesinden korkuyorum.

Diğer taraftan bir umut da var. Birçok AB ülkesinde, yasaklardan etkilenen Müslüman kadınlardan, aktivistlerden ve sivil toplumdan, yasaklara karşı eylem ve/veya kampanya yoluyla etkili bir şekilde karşı çıkan tepkiler aldık. On yıldan fazla bir süredir bu konu üzerinde çalışan biri olarak şaşırdığım şey ise pek çok ulusal mahkemenin, temel özgürlüklerin orantısız ve gereksiz sınırlanması nedeniyle dinî kıyafet kısıtlamalarını reddetmesi.

Öte yandan Avrupa mahkemeleri de şu an temel insan haklarını ve ayrımcılığa karşı yüksek standartları korumak yerine hızlı bir şekilde sağa doğru kayıyor. Fakat bu seviyede bile, yerel düzlemdeki gerçeklik onlara ulaşmaya başladıkça bir şeylerin giderek değiştiğini hissediyorum. İhtiyacımız olan şey, cesaret ve öngörü gösterebilen ve her çeşitliliği kucaklayan, ırk, etnik köken ya da dinlerinden bağımsız olarak insanlara eşit davranan kapsayıcı, çoğulcu ve barışçıl bir Avrupa’yı savunabilen politika yapıcılar. Bu siyasetçilerin sayısının artmasına ihtiyacımız var. Siyaset yapıcıların bu modeli izlemesi için de farklı Avrupa ülkelerinde insanların buna inanması gerek.

©Flickr.com/©Open Society Foundation

Yorum yazın

İsim

E-Posta (E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır)

Bu yazıya dair yorumunuz...

Diğer Dosya Yazıları
nsu cinayetleri

NSU: Irkçı İnfazları Destekleyen Neonaziler Hâlâ Aramızda

Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) isimli terör örgütünün bilinen ilk cinayetinin üzerinden 18 yıl geçmesine rağmen açılan yaralar hâlâ ta...
01.09.2018

“NSU’nun Ardından Sağcı Terör Tehlikesi Önlenmiş Değil”

Düsseldorf Yüksekokulu Sosyal ve Kültür Bilimleri bölümünde görev yapan Prof. Fabian Virchow aşırı sağ ve Neonazizm uzmanı bir sosyal bil...
01.09.2018

“NSU Davası Kaçırılan Bir Fırsatın Anı Defteri”

Almanya’da 2000-2007 yılları arasında 8’i Türk 10 kişiyi öldüren aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist Yeraltı terör örgütü hakkında 6 M...
01.09.2018

NSU-Gizli Servis Karmaşası: Skandallarla Dolu 11 Yıl

Almanya’da 2000-2007 yılları arasında 8’i Türk 10 kişiyi öldüren aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist Yeraltı terör örgütü NSU’nun so...
01.09.2018
NSU davası

NSU Kronolojisi: Örgütün Açığa Çıkışı ve Sonrasındaki Skandallar

Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü 2011'de açığa çıktıktan sonra skandalların ardı arkası kesilmedi. NSU'nun kamuoyu tarafın...
01.09.2018

Solingen’den NSU’ya: Neonazilerin Ölümcül Şiddeti ve Anayasayı Koruma Dairesinin Rolü

NSU cinayetleri Almanya tarihinde Neonazilerin ilk kanlı eylemleri değildi. Solingen’den NSU’ya kadar aşırı sağcıların şiddet eylemlerind...
01.09.2018

Alman Siyasilerden NSU Davasına Tepkiler: “Soruşturmaya Devam Edilmeli”

5 yıldan fazla bir süreye yayılan NSU davası geçtiğimiz temmuz ayında 438. duruşmada karara bağlandı. Davanın baş sanığı Beate Zschäpe...
01.09.2018

İsveç ve Finlandiya’dan Başörtüsü Yasağına Tepkiler

Başörtüsü yasağı ile ilgili tartışmalar genelde Batı Avrupa’da yoğunlaşıyor. İsveç ve Finlandiya da bu tartışmaların etki alanında...
02.07.2018