Portre

Dünyayı İyileştirmek İsteyen Adam: Jean Ziegler Kimdir?

04.05.2018

Aktivist, asi, diplomat… Jean Ziegler, Birleşmiş Milletler’in içerisinden dünyaya kafa tutan, kapitalizme “yamyam düzen” deyip ütopyanın gerçekliğin ta kendisi olduğunu savunan bir adam. Perspektif Ziegler ile Paris’te bir otel odasında konuştu.

İtalyan komünist ve teorisyen Gramsci’nin “aklın kötümserliği” ve “iradenin iyimserliği” sözüne doğrudan göndermede bulunan bir belgesel var: “Jean Ziegler-İradenin İyimserliği”. İsviçreli yönetmen Nicolas Wadimoff’un bu belgeseli, küreselleşme karşıtı entelektüel Jean Ziegler’in yürüdüğü yolu anlatıyor. Belgesel, izleyiciyi Cenevre’den Küba’ya, Milletler Sarayı’nın salonlarından Havana’ya götürüyor.

“Jean Ziegler – İradenin İyimserliği” adlı belgesel İsviçre, Fransa ve Almanya’da gösterildi. Film, ilk olarak “Jean Ziegler kimdir?” sorusua cevap arıyor. Belgeseli izleyen birisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Danışma Kurulu Başkan Vekili olan Jean Ziegler kimdir diye soruyor başta. Ama sonra kendi yaşantımızdan çıkarak, “Jean Ziegler nasıl olunur?” diye düşünmeye başlıyoruz. Tam olarak bu soru, İsviçreli diplomat Ziegler’in öne sürdüğü evrensel bir soru: Ütopya nedir? Etrafımızdaki sorunlar için taşımamız gereken mükellefiyet nerede başlar? Belgeselin ana temasını şimdilerde modası geçmiş bir sözcük oluşturuyor: Devrim.

Perspektif için Paris’e yolu düşen Jean Ziegler ile görüşüyoruz. Kendisiyle söyleşiler yapılmış, hakkında filmler yapılan, nazik, ilgili bir adam Ziegler. Net ve anlaşılır biçimde konuşuyor, verdiği cevaplarda bol bol Jaurès, Marx, Voltaire, Adorno’dan alıntılar var. Tam bir bilgin ve insanlık timsali.

İtici Bir Güç Olarak Ütopya ve Hümanizm

Ziegler, İsviçre’nin Almanca konuşulan kısmında Kalvinist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası yargıçtı. İmtiyazlı bir ortamda yetişmesine rağmen, çevredeki tarlalarda çalışan çocuk işçilere bakarak oradaki sefaleti gözlemledi. Bu gözlem Ziegler’in “varlık” fikrini etkileyecekti. Ziegler seneler sonra Kalvinist öğretilerin vaaz ettiği gibi bireyin dünya üzerindeki yerini sosyal makamının belirlemesi fikrine karşı çıkacaktı.

Ziegler, Perspektif’e ve dolayısıyla Türkçe okura şöyle sesleniyor: “Hayat yolculuğumun tamamı, Kalvinist öğretilerin dikte ettiği, insanların yazgılarının önceden belirlenmiş olduğu fikrine tepki olarak okunabilir. Eğer tesadüfen doğmuş olduğumu düşünseydim, intihar ederdim. Bu tarz bir inanış benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da bu dünyada insanileşme sürecinin devam ettiği. Yürüdüğümüz yol cesetlerle dolu. Ama bizi adalete götürecek olan yol yine de bu yol. Tarih bunu söylüyor, benim şahsi tecrübelerim de bunu söylüyor.” Ziegler adalet için verilen mücadelede engellemelere aldırış etmeden yola devam etmeyi öğütlüyor.

Belgesele göre Ziegler, 1960’larda Paris’e gelir ve “özgürlüğün ne olduğunu Paris’te öğrenir.” Sonrasında Komünist Gençlik saflarına katılır. Patrice Lumumba döneminde Kongo’ya gider ve orada “devrimci Afrika ile devrim-karşıtı Afrika arasında kaçınılmaz bir savaş olduğu” düşüncesiyle geri döner. Küba, Cezayir ve Burkina Faso’daki özgürlük hareketlerini destekler. Zira Jean Zeagler, genelde entelektüellerin sahip olduğu bir düşe sahiptir: “Bir işe yaramak.”

Bir fikrin ne zaman toplumsal bir güç haline geldiğini, toplumsal bir hareketin ne zaman yeniden canlanabileceğini Perspektif’e anlatıyor Ziegler ve şöyle diyor: “Bu dünyayı anlamlı kılan şey sen, ben ve herkes. Yüce Yaradan kuklalar yaratmadı, tam aksine bizleri özgür bireyler olarak yarattı. Hayatın anlamına gelince, bunu bizler anlamlı hâle getiriyoruz. Eğer seversek, adalet için mücadele edersek ancak o zaman dünyaya anlam eklemiş oluruz.”

“Açlıktan Hayatını Kaybeden Bir Çocuk, Katledilmiş Bir Çocuktur”

Belgesel, küreselleşme karşıtı bir düşünürün idealizmi ile köhne diplomasi ve düzene boyun eğen bir kimse arasındaki gerilimi mükemmel bir şekilde gözler önüne seriyor. Peki bu gerilim zapt edilebilir mi? 84 yaşındaki bu ihtiyar adamın gözlerinde parıldayan idealizm hiç sönmüyor mu? Jean Ziegler bu soruya şöyle cevap veriyor: “Kendime sormamam gereken bir soru bu. Çünkü her şey buna bağlı. Benim her şeyden önce kurbanları, mağdurları, zulüm görenleri düşünmem gerekiyor. Bizimle onları ayıran şey, doğuştan gelen şans, bu kadar basit. Bu dünyada o ya da bu şekilde zulüm görenler, Cenevre’deki küçük burjuvanın nasıl bir psikolojiye sahip olduğunu umursamıyorlar. Eylemlerimizin ne işe yaradığını ve nereye derman olduğunu, o eylemleri icra ederken ölçemeyiz. Biz sadece yapmaya devam ederiz, çünkü sonuçların ne olacağını önceden bilemeyiz. Seçme özgürlüğüme göre doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum ve tüm bunların başarılı sonuçları olacağını umuyorum. Cenevre’deki Milletler Sarayı’na giriyorum. Birçok şey gibi, ekonomik sebepler bahanesiyle ‘diğerlerinin’ yıkımını meşrulaştıran argümanlarla karşılaşacağımı biliyorum. Ancak, bir insanın verdiği mücadeleyi, o mücadelenin kendi şartlarına göre adapte etmesi gerektiğini de biliyorum. Bütün bunları yaparken sizin karşıtınızın size sunduğu argümandaki hataları bulmanız, düşündüklerinizi olduğu gibi söylemenize imkân vermeyen bir diplomasi dilini kullanmanız gerekiyor.” diyor Ziegler öfkeyle.

Ziegler’in Dünyadaki Açlıkla Mücadelesi

Jean Ziegler’in en büyük davası, açlığa karşı verdiği mücadele. Kofi Annan, Ziegler’a Birleşmiş Milletler Açlık Raportörü olarak özel bir görev vermişti. 2008 yılında görevi bırakan Ziegler, İnsan Hakları Konseyi’ne seçildi. Ancak, görünen o ki dünya üzerindeki açlık konusu Ziegler’i hâlâ rahatsız ediyor. “Tanrı bizi özgür varlıklar olarak yarattı. Hayata bizler anlam katıyoruz. Seversek, adalet için mücadele edersek, o zaman hayata anlam katmış oluruz. Ancak, bu tavrımız dünyadaki yamyam düzenini, insanın insanı kırdığı düzeni hemen değiştirmeyecek. Bu gezegende her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor; bu gezegenin şu anki nüfusun iki katını besleyebileceğini düşündüğümüzde, korkunç bir durum bu. Açlıktan ölen bir çocuk, katledilmiş demektir. İçinde bulunduğum resmi pozisyonla, bana tanınan imkânlarla gelin bu katliama karşı mücadele verelim. Birleşmiş Milletler’de iken bu mücadeleyi verdim. 8 yıl boyunca gıda hakkı konusunda Özel Raportörlük görevini yürüttüm. Ancak mücadelemi aynı zamanda bir öğretmen, bir yazar olarak da sürdürüyorum.”

Ziegler, “Devrimciler, ilkeleri olan oportünistlerdir” diyen Bolşevik Rus Devrimcisi Nikolai Bukharin’e atıfla şöyle devam ediyor: “İnsan Hakları Konseyi bünyesinde iken evet, ben bir oportünistim; ancak benim ilkelerim belli. Etiyopya, Guatemala, Moğolistan’da bir çocuğun belki de ölümlerin en korkuncu olan açlıktan öldüğünü gördüğünüzde, artık bunu unutamıyorsunuz. Bu görüntüler gözümün önünden gitmiyor. Bu görüntülerle her an mücadele ediyorum. Neden mücadele ettiğimi biliyorum. Bunu kendime bir görev, bir misyon addediyorum.”

Ütopya, Devrim ve Yamyam Kapitalist Düzen

1964 yılında Che Guevara, genç Ziegler’dan, İsviçre’de kalıp, “kapitalist canavarın beyni”nden mücadele vermesini ister. Sonuç olarak da Kofi Annan’ın yazarı, hocası, meclis üyesi ve ortağı olarak, yazdığı kitaplar ve yaptığı konuşmalarla Ziegler, adaletsizliği, kapitalist oligarşilerin erkini ve dünyadaki açlıktan sorumlu olanları her daim kınamış ve suçlamıştır. Bugün 84 yaşında olan Ziegler’in kitapları tüm dünyada okunuyor ve Ziegler, Che Guevara’ya verdiği sözü tutarak Birleşmiş Milletler bünyesinde mücadelesine devam ediyor.

Kendisine kapitalizmle mücadelenin geleceğini soruyoruz. Örneğin Ziegler bu “canavar”la mücadelede mağlup mu olmuştur, yoksa galip mi? Jean Ziegler bu soruya içtenlikle cevap veriyor: “Her insanın yaşayabileceği iki türlü hikaye vardır. İlki, şu an gözümüzün önünde duran, gerçekte yaşanan. Bu hikâye geriletici ve umutsuzluklarla dolu. Diğer hikaye ise bir tür ütopya, ya da Adorno’nun da dediği gibi ‘haklı vicdan’. Yani, vicdanın haklılığını iddia ettiği şey. Bu hikaye yıldan yıla gelişiyor. Örneğin, günümüzde kimse artık köleliği savunmaya cesaret edemiyor. Ütopya, mevcut olanın da ötesine geçmek demektir. Kölelik düzeni, sömürge düzeni, kadınlara karşı ataerkil düzen bir zamanlar değişmez görünüyordu. Ancak, tüm bunlar yok edildi ya da etkileri azaltıldı. Ütopya, içimizdeki karmaşık bir illüzyon demek değildir; tarihsel bir güçtür. Öyle bir zaman gelecek, bu güç kendini hakikatler ışığında yeniden canlandıracak. İşte bu devrim anıdır, çok gizemli bir andır. Bu nedenle umut gerçekliktir.”

500 Şirket Dünyayı Yönetiyor

Jean Ziegler bu devrim ya da ütopya adına “yamyam düzeni” olarak nitelendirdiği düzeni suçlamaya ve reddetmeye devam ediyor. Peki, Ziegler’in tüm fikir dünyasının ve mücadelesinin temelini oluşturan bu “düzen” nasıl bir şey?

Sorbonne ve Cenevre’de siyaset sosyolojisi hocalığı yapan Ziegler bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Marx, 14 Mart 1883’te gözlerini yumdu. Kendisi, hayatının sonuna kadar, ‘nesnel mahrumiyet’ dediği, yani mevcut kaynaklar ile insanların baskılanamaz ihtiyaçları arasındaki dengesizliğin yüzyıllarca devam edeceğine inanıyordu. Ancak, bu nesnel mahrumiyetin üstesinden gelindi. Oluşturulan kapitalist koruma biçimi, ölümcül yamyam düzenini oluşturmuş, bu da olağanüstü bir yaratıcılık gerektirmiştir. Bu aynı zamanda muazzam servetlerin biriktirilmesine ve tekelleştirilmesine neden oluyor. Geçen yıl, en büyük 500 özel şirket, dünyada üretilen servetin yüzde 52.8’ini kontrol ediyordu. Bu şirketlerin gücü, ne krallar ne de Papa’da vardı. Öyle güçlüler ki, tüm devletleri yönetiyorlar. Her ne pahasına olursa olsun, kârlarını arttırmaya çalışan bu şirketler, herhangi bir devlet ya da parlamento tarafından denetlenemiyor. Bu yamyam düzenin en büyük etkisi de sıradan insanlara oluyor. Her dört dakikada bir kişi A vitamini eksikliğinden kör oluyor. Bu düzen hem ölümcül hem de absürt. Anlamsız bir şekilde bu düzen içinde insanlar, aslında mevcut tarım imkânlarıyla dünyada 12 milyar insan doyabilecekken açlıktan ölüyorlar.”

“Devrim Fransa’nın DNA’sında Var”

Jean Ziegler’in düşünceleri günümüz dünyasına dair yorumlar; dünyanın Rus ve Amerikan emperyalizmi arasında bölündüğü Soğuk Savaş Dönemi’nden kalma değil. Ziegler bugünle ilgili yorumlar da yapıyor: “Bir de bu katil kapitalizmin bir parçası olan ve yeni bölgeleri işgal eden Çin emperyalizmi var. Suud emperyalizmi ise savunmasız bir bölgedeki kapitalist çıkarlarını savunmak için ‘cihatçı’ları yarattı. Bunların maalesef çok geç farkına vardım.”

Ziegler’in kaldığı otel odasının penceresinden Paris, öğrenciler, avukatlar ya da demiryolu işçilerinin grev hazırlıkları arasında çok sakin görünüyor. Ziegler memnun bir şekilde şunu söylüyor: “Fransa özel bir ülke çünkü devrim Fransa’nın DNA’sında var. Fransa bir zamanlar feodalizmi yok etti. Diğer ülkeler Fransa’yı takip etti.”. Ziegler bunları söylerken dışarıda, grev öncesi Paris baharı hâlâ huzurlu ve sakin görünüyor.

©Flickr.com/ UN Geneva

 

Yorum yazın

İsim

E-Posta (E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır)

Bu yazıya dair yorumunuz...

Diğer Portre Yazıları

Hocaların Hocası: Sabahattin Zaim

“Güzel insan” yetiştirmeyi gaye edinen Sabahattin Zaim, ömrü boyunca kendi tabiriyle “fidanlar dikmiş” ve nice güzel gönlün hocası ol...
01.02.2017

Erken Kaybedilen Bir Değer: Cahit Zarifoğlu

47 yaşında hayata gözlerini yuman Cahit Zarifoğlu romanları, mektupları, şiirleri, hikâye, deneme ve çocuk kitaplarıyla kısa bir hayata büy...
01.01.2017

Çağrı Filminin Yönetmeni: Mustafa Akkâd

Hz. Peygamber’in hayatını anlatan Çağrı filmiyle dünyanın birçok farklı yerinden Müslümanların gönlünde taht kuran Mustafa Akkâd 70 y...
01.12.2016

Tarihçilerin Şeyhi: Halil İnalcık

Seçkin bir ailenin içine kapalı çocuğu olan Halil İnalcık haylazlıktan muallim mektebine gönderilmiş, edebiyattan başlamak üzere geometri v...
01.11.2016

Yardımseverliğin Yürüyen Hâli: Abdussettar Edhi

Abdussettar Edhi hayatı boyunca sosyal dayanışmayı ve insanlara yardım etmeyi âdeta yeniden tanımlayan ve eşine az rastlanmış boyutlara taşıy...
01.09.2016

Efsane Boksör: Muhammad Ali

Efsane Boksör: Muhammad Ali Baptist bir aile ferdi olarak yetişen Cassius Clay İslam ile şereflendikten sonra Muhammad Ali ismini alarak günümüz...
01.07.2016

Eşrefoğlu Abdullah Rumî

Anadolu insanında Türk-İslam kültürünün şekillenmesinde etkili olan Eşrefoğlu Abdullah Rumî sade ve kolay anlaşılır üslubuyla gönülle...
01.06.2016

Ahmed Bican

Yıldırım Bayezid’in Ankara’da Timur’a karşı yenilgisinden sonra Fetret Devri’ne ve İstanbul’un fethine kadar geçen zamana tanık olan...
01.05.2016