Dosya

Öğrencileri Irkçı Öğretmenlerden Kim Koruyabilir?

01.07.2017

Sınıfta, koridorda ya da okul bahçesinde… Öğretmenlerinin ırkçı söylemlerine ve ayrımcılıklarına maruz kalan öğrencilerin okul başarısı ciddi oranda düşüyor. Fakat ayrımcılığa maruz kalıp başarı konusunda daha da hırslananlar da var. Kübra onlardan biri.

Federal Ayrımcılıkla Mücadele Dairesi’nin (ADS) 2013 yılında yayımladığı 450 sayfalık “Eğitim ve Çalışma Alanında Ayrımcılık” raporuna göre Almanya’da göç kökenine sahip olan her dört öğrenciden biri ayrımcılığa uğradığını hissediyor. Söz konusu rapor, Almanya’da eğitim ve iş hayatındaki ayrımcılıklarla ilgili ilk kapsamlı rapor.[1]

Okulda gerçekleşen ayrımcılığın en büyük sorunu, okullarda öğrencilerine hakaret eden, onur zedeleyici ve ırkçı söylemlerde bulunan öğretmenlerin hiçbir yaptırımla karşılaşmadan görevine devam edebiliyor olması. Zira 2008’de EU-MIDIS anketinin de gösterdiği üzere ayrımcılığa maruz kalan insanların yüzde 82’si yaşadıklarını herhangi bir merciye bildirmiyor. ADS raporuna göre, okulda yaşadıkları ayrımcılığa karşı çıkan öğrenciler ciddiye alınmaktan ziyade “sorunlu çocuk” olarak görülüyorlar. Bu nedenle de ırkçı ayrımcılığa maruz kalan öğrenciler, şikâyet etmeleri durumunda dahi bir sonucun çıkmayacağına inanıyorlar.

Bir Irkçılığın Körüklediği Ayrımcılık

Okullarda öğretmenlerin öğrencilere yönelik ırkçı ayrımcılığının hangi boyutlara ulaşabileceğini Kübra’nın 15 sene önce yaşadığı tecrübe ortaya koyuyor.
Kübra şu anda 30 yaşında, eğitim bilimleri okumuş. Almanya’daki büyük bir sosyal hizmet derneğinde Kalifikasyon ve Eğitim Çalışmaları bölümünün başkan yardımcısı. Mülteciler, göçmenler ve her türlü toplumsal aktöre eğitim sunuyor. Bundan seneler önce yaşadığı ırkçı ayrımcılık tecrübesini hâlâ dün gibi hatırlıyor. Çünkü bu tecrübenin etkileri bugünkü yaşamına kadar uzanmış.

İlkokuldan sonra 5. sınıfta liseye başörtülü olarak başlamış. Bu kararında aileden gelen herhangi bir yönlendirmenin etkili olmadığını söylüyor: “O zamanlar annem de tesettürlü değildi. Anneannemi kaybetmemizin ardından annemin dine yönelme arayışı benim de dikkatimi çekti. O sırada tesettüre girmeye annemle birlikte karar verdik diyebilirim.”

Kübra o yaşta verdiği kararın arkasında çok sağlam bir şekilde durmuş. Ailesi hangi dinî pratiği niçin yaptığını dışarıya hem Türkçe hem de Almanca olarak anlatabilmesi konusunda oldukça özen göstermişler.

Başörtülü olarak başladığı ilk lisede sınıf arkadaşlarından hiçbir şekilde kötü bir söz duymamış. Onu olduğu gibi kabul etmişler. Fakat yetişkinlerde, daha doğrusu öğretmenlerde başörtüsü ciddi sorun doğurmuş.

Başarılı ve çalışkan bir öğrenci olan Kübra’nın öğretmenleri onun düzgün Almanca konuşup konuşamadığından bile endişe duymuş. Almanya’da yaşayan herkesin bildiği sıradan konular hakkında Kübra’ya dönüp, “Siz bunu biliyor musunuz?” gibi sorular soruyorlarmış mesela.

Kübra’nın yaşadığı ayrımcılık tecrübesi ise birkaç seneye yayılmış. Bu süreci başlatan olayı şöyle anlatıyor Kübra: “7 ya da 8. sınıftaydım. Dışarda yağmur yağıyordu, öğlen arasında 1 saat boşluğumuz vardı. Öğretmenler koridorda ya da avluda vakit geçirebileceğimizi söylediler. Biz de koridorda yakalamaca oynuyorduk. Benim dersime girmeyen bir gözetmen öğretmen, biz biraz şamata yapınca bizi susturmak istedi ve bana dönüp, ‘Hey sen, örtülü yaratık! Çabuk buraya gel!’ dedi. O an beynimden vurulmuşa döndüm. Vücut dili, mimikleri aşağılayıcıydı. Bana, ‘Sen turuncu ceketli kız’ ya da ‘mavi pantolonlu kız’ diye değil, ‘örtülü yaratık’ diye seslenmişti. İlk şoku atlattıktan sonra öğretmene, ‘Ne dediniz siz?’ diye sordum. Öğretmen aynı cümleyi tekrarladı. O esnada bütün sınıf da durup bize baktığı için öğretmenin ne dediğini duymuş oldu. Ben de “Çok beklersiniz!” diyerek çantamı topladım ve eve kadar ağlayarak koştum. Bir çocuk ya da insan değil, bir ‘yaratık’ muamelesi görmüştüm. Bana dünya dışı bir varlıkmışım gibi davranmıştı.”

Kübra eve geldiğinde olayı annesine anlatmış. Anne ve babaların okulda yaşanan ırkçı söylemleri ayırt edebilmesinde anahtar faktörün “dile hâkimiyet” olduğu da böylece bir kez daha gün yüzüne çıkmış: “Annemin Almancası çok iyiydi ve ‘örtülü yaratık’ ifadesindeki nüansı hemen anlamıştı. Hemen ertesi gün randevu almadan annemle okul müdürünün yanına gittik.”

Annesi olayı anlattığında müdür meseleyi çok da ciddiye almamış ve “öğretmenlerin bütün öğrencilerin ismini bilemeyeceğini”, annesinin biraz “hassas” davrandığını, o sözün öğretmenin “ağzından kaçtığını” söylemiş. Annesi öğretmenden özür beklediğini yinelediğinde ise müdür meseleyi garip bir noktaya taşımış: “Eğer öğretmen kızınızdan özür dilerse, bu durumu kızınızın dosyasına işlememiz gerekir. Bu durum da kızınızın kariyeri ve eğitim hayatı için iyi olmaz.” Fakat Kübra’nın annesi diretmiş ve okulu bir üst merciye şikâyet etmekten çekinmeyeceğini, kızına kimsenin bu şekilde muamele edemeyeceğini belirtmiş. Kübra, “Okul yönetimi benim mağduru oynadığımı düşünüyor ve öğretmenin ifadesini çok da önemsemiyordu. Bu nedenle müdür, öğretmenin özür dilemesiyle ilgilenmiyordu.” diyor.

Sonra annesi öğretmenin Kübra’ya yönelik ırkçı söylemini Okul Dairesi’ne şikâyet etmiş. Okul yönetimi sorunu çözmek konusunda irade göstermezken Okul Dairesi’ndeki şikâyet sonucu söz konusu öğretmenin “ilk vakası”nın olmadığı, başka öğrencilere de anahtar atmak, ırkçı söylemlerde bulunmak gibi kusurlarının bulunduğu ortaya çıkmış. Kısa süre sonra da öğretmen okuldan gönderilmiş. Bunun üzerine Kübra’nın sevdiği Tarih öğretmeni gelip onu şöyle uyarmış: “Şikâyetiniz bu öğretmenin mazisindeki sorunların üzerine eklenen ve bardağı taşıran son damla oldu. Öğretmenin kovulması öğretmenler odasında hiç de iyi karşılanmıyor.”

Bu “öğretmenler odasında iyi karşılanmama” meselesi, Kübra’nın sonraki bir sene boyunca yaşayacağı ayrımcılığın da çıkış noktası olmuş. Okuldan kovulan öğretmenin kız arkadaşı da aynı okulda, hem de Kübra’nın sınıf öğretmeniymiş. Sınıf öğretmeni Kübra’ya gelip, “Sen benim sevgilimin okuldan kovulmasını sağladın. Ben de senin mezuniyetini bu okulda alamaman için elimden geleni yapacağım.” demiş. Asıl stres de sınıf öğretmeninin bu sözleri üzerine başlamış.

“Bu öğretmen bizim Biyoloji ve İngilizce dersimize giriyordu. Bu iki derste de notlarım 2 ile 3 arasında gidip geliyordu. Sonrasında notlarım bir anda 5 ve 6’ya düşmeye başladı. Ödevlerimi yapıyordum, derse katılıyordum, ama öğretmen bana söz vermiyordu. Parmak kaldırdığımda söylediklerim yeterli görülmüyordu. Ailem notlarımın birden kötüleşmesi karşısında bana özel ders ayarladılar. Özel dersi veren kişi aldığım notlara inanamıyordu, çünkü evde bana sorulan soruları gayet iyi cevaplıyordum. Sınıfta öğretmen bir soru sorduğunda parmak kaldırıyordum. Bana, ‘Sana söz vermeme gerek yok. Doğru cevap veremeyeceğini zaten biliyorum.’ diyordu. Bu psikolojik terör o ufak yaşımda beni ele geçirmeye başlamıştı.”

Bu esnada Kübra’nın en büyük şansı, ailesiyle çok iyi bir ilişkisi olması ve okulda başına gelenleri onlara anlatması olmuş. “Ailem eğitim hayatımın her anını çok yakın bir şekilde gözlemliyordu. Notlarım kötüleştiğinde de geçiştirmediler. Özel ders aldıktan sonra notlarım düzelmeyince mesele o kadar ileri gitti ki, beni sınav korkumun olup olmadığını anlayabilmek için doktora götürdüler.”

Kübra’nın ailesi kötü notlar aldığı iki dersin sınavlarını başka bir okuldan öğretmenin değerlendirmesi için başvuruda bulunmuş. Sınıf öğretmeninin 5 verdiği sınavı başka bir öğretmen 3 olarak değerlendirmiş. Bunun ortaya çıkması üzerine öğrencisinin notlarını bilerek kötüleştiren sınıf öğretmeni “tatile çıkmış”, okul yönetimi “meselenin araştırılacağını” söylemiş. Kübra’nın notları ise sistemde düzeltilmiş. Bu esnada ailesi de kızlarının psikolojisinin bozulduğunu gözlemledikleri için okulu değiştirmeye karar vermiş. Kübra’nın notlarını kasıtlı olarak düşüren sınıf öğretmeni tatilden geldiğinde ise her şey bir anda değişmiş.

Öğretmen, “bu okuldan mezun olamayacaksın” dediğinde neden hemen müdüre gitmediği sorulduğunda şöyle yanıt veriyor Kübra: “Şahidim yoktu ve okuldan kovulan öğretmen yüzünden diğer öğretmenler nezdinde ‘sicilim’ çok temiz değildi. Korkudan sinmiştim ve daha fazla dikkat çekmemem gerektiğini düşünmüştüm. Bir şey söylemezsem beni rahat bırakacağını sanmıştım. Açıkçası bana yaptığı tehdide de inanamamıştım. Ama her şey daha da kötüleşti.”

Kübra muhakkak lise mezuniyet sınavını geçip üniversiteye gitmek istiyormuş. Bu nedenle mezuniyetini o lisede değil, başka bir okulda yapmaya karar vermişler. Evlerinin yakınında, seviye olarak daha düşük bir okula başvurmuşlar. Notları böyle devam ederse Kübra’nın okula kabul edileceğini, bunun için bir ara karne gerektiği belirtilmiş.

Tüm bunlar esnasında Kübra’nın yaşadıklarına sınıf arkadaşlarının tepkileri ise farklı olmuş. Yakın arkadaşları öğretmene, “Ama Kübra da söz almak istiyor, neden ona söz vermiyorsunuz?” demişler. Bazıları ise Kübra’ya gelip, “Anneme anlattım, sakın karışma dedi.” demişler. Yani anneleri bu öğretmenin kendi çocuklarına da öyle davranmasından korkmuşlar. Bu durum öğretmenin ayrımcı tavrının, diğer öğrenci velilerine ulaşabilecek kadar açık bir şekilde sergilendiğini ortaya koyuyor. Öte yandan ayrımcılık tecrübesinin okulda sadece bir öğretmenle bir öğrenci arasında gerçekleşmekle kalmadığını; bütün sınıfın atmosferini de etkilediğini söylemek gerek. Arkadaşlarının ayrımcılığa karşı yeteri kadar korunmadığını gören öğrenciler bu tecrübelerin negatif sonuçlarını, açık ya da gizli taşıyorlar.

Karnede Sahtecilik Yapan Öğretmen

Kübra için sonunda okulun son günü gelip çatmış. Ona bir sene boyunca hayatı zehir eden sınıf öğretmeni herkese karnesini dağıtmış. Sıra Kübra’ya geldiğinde ise, “Senin karneni öğretmenler odasında unuttum. Gel de vereyim.” demiş. Kübra öğretmenler odasına gidip beklemeye başlamış. Bütün öğretmenler okuldan ayrılmışlar. Sınıf öğretmeni çıkıp karnesini verdiğinde ise Kübra şok olmuş: “Karnemde benim hiç almadığım iki dersin notu 5 olarak işlenmişti. Bu dersleri almamıştım bile, yani teknik olarak bu derslerden not almam mümkün değildi. Bu iki notu görünce yıkıldım. Yeni okul beni bu karneyle kabul etmeyecekti. Yaşadığım haksızlığı tüm iliklerime kadar hissetmiş ve elime karneyi tutuşturup dönüp giden sınıf öğretmenimin arkasından ağlamaya başlamıştım.”

Daha sonra en güvendiği öğretmenlerden biri olan Tarih öğretmeni okuldaki son günü olan Kübra’ya veda etmek için gelmiş. Kübra olayı anlattığında, “Bu artık son nokta!” deyip okul müdürünü aramış. Müdür geldiğinde önce olaya inanamamış ve “Yine mi sen?” gibi bir tepki vermiş. “Eğer Tarih öğretmenim yanımda olmasaydı, müdür bana inanmayıp notlarımı sistemden kontrol etmeyecekti.” diyor.

Gerçekten de ayrımcılığa karşı en etkili mekanizmalardan birisini, öğrencilerini ayrımcı öğretmenlerden koruyan diğer öğretmenler oluşturuyor. Öğrencilerle öğretmenler arasında hiyerarşik bir “bağımlılık” ilişkisi var. Öğretmenler, ancak kendi “iktidar alanlarından” biri, yani onlarla aynı göz hizasında başka bir öğretmen konuya müdahil olduğunda “birisinin onların tavırlarından rahatsız olabileceğinin” farkına varıyorlar.

Daha sonra Kübra’ya yeni bir karne verilmiş. Müdür karneyi verirken de Kübra’yı, “Bak her şey açıklığa kavuştu, şansın varmış.” diye teselli etmiş. Ortada evrak sahteciliğine varabilecek ciddi bir durum varken müdür meseleyi böylece geçiştirmiş.

Kübra ise arkasını dönüp okuldan çıkmış. Meselenin peşini o da ailesi de takip etmemiş. Nedeni sorulduğunda şöyle diyor Kübra: “Ailem çok kızgındı ve öğretmenin yaptığı şeyin cezasını çekmesini istiyordu. Bense o kadar tükenmiştim ki artık bu okulla ilişkimi tamamen bitirmek istiyordum. O kadar ırkçı tecrübeden sonra, yeni bir mücadele daha yaşamak istemiyordum. Sonunda karnemi aldığım için mutluydum. Ayrıca bu okulla geçmiş tecrübemiz vardı. Elimizde sağlam kanıtlar olmasına rağmen meseleyi kendi istedikleri gibi değiştirebileceklerini biliyorduk. Bütün bunlara katlanabilecek gücüm yoktu.”

Bu hayal kırıklığı ile okuldan ayrılan Kübra yeni okulunda okul sözcüsü ve dönem birincisi olmuş. Okulunu değiştirdiği için de asla pişman olmamış. Bütün yaşadıklarını şöyle özetliyor Kübra: “Tek bir öğretmenin ırkçı söylemi, tepedeki koca bir taşı üstüme yuvarlamıştı. Bu ırkçı söyleme karşı çıktığım ve hakkımı aradığım için başka bir öğretmenin ayrımcılığına maruz kalmıştım. ‘Bana böyle davranamazsınız’ dediğim için başka bir öğretmen tarafından çok daha büyük bir haksızlıkla karşılaşmıştım.”
Kübra sınıf öğretmeninin ayrımcılık yaptığını, ama bunun arkasında tamamen ırkçılık olmadığını düşünüyor: “Öğretmenim benim hakkımda, ‘Bu nasılsa göçmen çocuğu, anne babası arkasında duramaz. Zaten liseye kadar okuyabilmesi bile şans eseri. Ona istediğimi yapabilirim.’ diye düşündü bence.”

Söz konusu öğretmenin hâlâ aynı okulda çalışıp çalışmadığını ise bilmiyor. O sayfayı o kadar sıkı kapatmış ki takip bile etmemiş.

Yaşadıklarının üzerinden 15 seneyi aşkın süre geçmiş olmasına rağmen başından geçenler zihninde hâlâ capcanlı. Ayrımcılıkla karşılaşan öğrenciler için meselenin ailede başladığını söylüyor: “Aileler, öğretmenlerin okulda çocuklarına nasıl davrandığına bakmalı. Çocuklar kendilerine ırkçılık yapan öğretmenlerine, ‘Bu muamelen yanlış. Bunu bana yapamazsın.’ diyebilecek özgüveni ancak ailede edinebilirler.”

Aile içerisinde bu özgüveni edinemeyen öğrencilere karşı sivil toplum kuruluşlarının da bazı sorumlulukları olduğunu ekliyor. Almanya’da bilhassa Türkiye kökenli topluluk; cami cemiyetleri, eğitim, kültür ve spor dernekleri ile çok iyi organize olmuş durumda. “Eğer aile çocuğunu destekleyemiyorsa, bu derneklerin öğrencilere yardım ve destek sunabilmesi gerekiyor. Çocukların ve ailelerin ırkçılıkla mücadele eğitimleri görmesi, bu konuda hassaslaşmaları ve bu tarz durumlarla nasıl başa çıkabileceklerini öğrenmeleri gerek.”

Kübra’yı yaşadıkları o kadar etkilemiş ki şu anki işine ek olarak ırkçılıkla mücadele eğitmeni olarak eğitimler sunuyor. “Eğer çocukluğumda bu tecrübeyi yaşamamış olsaydım, belki benim de bu konuda hassasiyetim olmayabilirdi.”

Ne yazık ki ırkçılık ve ayrımcılıkla karşılaşan her öğrenci Kübra kadar şanslı olamayabiliyor.

 

[1] “Diskriminierung im Bildungsbereich und im Arbeitsleben”, S. 55:
http://www.antidiskriminierungsstelle.de/SharedDocs/Downloads/DE/publikationen/BT_Bericht/Gemeinsamer_Bericht_zweiter_2013.pdf?__blob=publicationFile

Yorum yazın

İsim

E-Posta (E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır)

Bu yazıya dair yorumunuz...

Diğer Dosya Yazıları
Çetin Çelik

Türklerin “Yaftaları Yıkma” Stratejileri

Çetin Çelik Koç Üniversitesi'nde akademisyenlik hayatına devam ediyor. Çelik'le Almanya'daki Türkiye kökenli gençler üzerine yaptığı araşt...
01.09.2017
Chatham House raporu

Çatışan Kimlikler, Avrupa Birliği Ütopyası ve Göç’ün Etkileri

Chatham House raporuna göre “Avrupalı kimliği” krizde. Bu krizin çözülmesi için Avrupa’da “Müslüman kimliği” ile barışılması g...
01.09.2017

Ulusaşırı Göç ve Aşırı Sağ

Avrupa’da yükselişe geçen sağ popülizmin en büyük besleyicisi ulusaşırı hareketlilik oldu. Avrupa’daki sağ partileri Eurozone, göçmen...
01.09.2017

AB’nin Temel Değerlerinin Mülteci Kriziyle İmtihanı

Ekonomik bir oluşumdan bir değerler topluluğuna evrilen Avrupa Birliği’nin (AB) temel değerleri, mülteci krizi karşısında ciddi bir sınama...
01.09.2017

Ulusaşırılık, Çokkültürcülük ve Dönüşen Kamusal Alan

Ulusal sınırların aşılmasının en büyük etkisi kimlikler üzerine oldu. Avrupa’da artan çokkültürcülük söylemlerinin kimlikler ve vata...
01.09.2017

Ulusal Sınırları Aşmak: “Ulusaşırıcılık”

Ülkeler arası ilişkilerin tek boyutlu bir düzlemde ilerlemesi artık neredeyse imkânsız hale geldi. Ulusaşırı kimliğe sahip olan göçmenler...
01.09.2017

“Irkçılık Sadece Geçmişte Kalan Bir Fenomen Değil.”

Bochum Üniversitesi Sosyal Bilim Didaktiği bölümü öğretim üyesi olan Prof. Karim Fereidooni pedagojik enstitülerde ırkçılık eleştirisi v...
01.07.2017

Müslüman Öğretmenlerin Meslektaşlarıyla İmtihanı

Okuldaki ırkçı ayrımcılık biçimlerinden en ilginci öğretmenler odasında yaşananı. Başörtülü üç Müslüman öğretmenle, öğretmenle...
01.07.2017